Kültürlerarası Diyalog Mekanı Olarak Müzeler

Müzeci Seray Begüm Kart yazdı…

Kültürel çeşitlilik kavramı bir vaka olarak tarihin her döneminde söz konusu olmuştur. Fakat bir dünya görüşü ya da ideoloji olarak görülmesi ve tartışılmaya başlanması yenidir. Bu tartışmaların 19. yüzyıl sonrasında dünya genelinde yaşanan göç dalgasının ve dolayısıyla küreselleşmenin kaçılınmaz bir sonucu olduğu söylenebilir.

Değişen dünya düzeni, çok-kültürlü yaşam ve ortak kültür mirası kavramları gündeme getirmiştir. Bu yeni toplumsal gerçeklikle yüzleşmek ve dünya genelinde barış kültürünün sağlanabilmesi için; çok-kültürlülük, çok-kültürcülük, kültürel çeşitlilik, kültürlerarası diyalog ve sosyal içerme kavramlarını tartışmayı ve benimsemeyi gerektirmektedir.

Türkiye ve Kültürel Politikalar
19. yüzyılın sonlarından 20. yüzyılın ortalarına kadar olan dönem etnik ve kültürel kimliklerin baskılanma dönemidir. Yeni ortaya çıkan ulus devletler, uluslaşma stratejisi kapsamında göçmenlerin ve azınlıkların asimile edilmesi, onların egemen ulusal normlara uymalarının sağlanması düşüncesinden yola çıkarak politika ve uygulamalarını belirlemişlerdir.

Pek çok ülkede olduğu gibi 19. yüzyılın sonlarında ortaya çıkan ulus devlet inşaası, Cumhuriyetin ilk yıllarından 1950’lere kadar, Türkiye Cumhuriyeti’nde de farklı etnik ve kültürel kimliklerin baskılandığı dönemler olarak yaşanmıştır.

Cumhuriyetin ilk yıllarında mübadelelerle farklı dinlere sahip grupların nüfuslarının azaldığı görülmektedir. Bu durum devletin homojenleştirme politikasını destekleyici olmuş ve devletin yapısı, çoğunluğu, Sunni-Türklerin ihtiyaçlarına göre şekillendirilmiştir. (Içduygu ve Kaygusuz, 2004)

1982 Anayasasının demokratik hakları daraltması sonucunda farklı grupların kimlik taleplerine yanıt verilmemesine, tam tersine gelişmelere neden olmuştur. 1982 Anayasının farklı kimlik ve hak taleplerine duyarsız olduğu, etnik kimlikler yanı sıra farklı dinsel grupların ve mezheplerin isteklerine yanıt veremediği görülmektedir.

Türkiye‟de çeşitlilik konusunun kamuoyunda tartışılması, vatandaşlık konusunun gündeme gelmesi ve söylem değişikliği 1990‟lı yılların sonlarında Avrupa Birliği ile müzakere sürecinde gerçekleşmiştir. (Kaya, 2010)

Aralık 1999‟da gerçekleşen ve Türkiye‟nin AB aday ülkesi olarak kabul edildiği Helsinki Zirvesi sonrasında demokrasi, insan hakları, vatandaşlık, azınlıkların korunması konularında 1993‟de AB tarafından kabul edilen Kopenhag kriterleri doğrultusunda reformlar başlatılmıştır. 1999-2005 dönemi çeşitlilik konusunu da kapsayan reformların gerçekleştiği ve çeşitlilik konusunda adımlar atmayı taahhüt eden belgelerin kabul edildiği bir dönem olmuştur.

İlk belge 2001 Ulusal Programı olup, bu belge ile mevcut hükümet kültürel farklılıkları tanımayı ve farklılıkların gündelik hayat içinde uygulanmasının sağlanması konusunda güvence vermektedir. 2004 yılında AB tarafından hazırlanan 2004 İlerleme Raporunda, Türkiyenin çeşitlilik konusunda attığı adımlar değerlendirilmekte ve Kürt ve Aleviler için ilk kez azınlık deyimi kullanılmaktadır.

18 Şubat 2008 yılında onaylanan AB Konseyi Kararlarında Türkiye’nin adaylık sürecinde yerine getirmesi gerekli ilkeler sıralanırken “kültürel çeşitliliği korumak” ana ilkelerden biri olarak belirtilmiştir.

Her ne kadar Türkiye, Osmanlı’dan kalan sözel mirasında çok-kültürlü bir toplum olarak anılmaya devam etse de, özellikle Osmanlı Devleti’nin çöküşü ve sonrası bazı yanlış politikalarda barış kültürünü zedeleyici, uzun süre tansiyonu tepede tutan dönemler yaşanmasına neden olmuş ve sonuç olarak bu politikalar bir kısır döngü içerisinde hala daha aşılamamaktadır.

STK’lar ve Barış Kültürü

Kültürlerarası diyalogun ve ortak kültür mirası anlayışının gelişimi için Unesco, ICOM  ve AK gibi Uluslararası kurumlar da çeşitli sözleşmelere imza atarak katkı sunmaktadır.

Unesco kuruluşundan itibaren kültürel mirası ve insan hakları politikasını temeline oturtur.

Müzelerin kültürel çeşitlilik hakkında nasıl düşünmeleri gerektiği hakkında bazı can alıcı noktalar vardır. Kültürel çeşitlilik “İnsanlığın zengin mirası oluşundan barışı, harmoniyi ve kültürel sürdürebilirliği aynı noktada bir araya getirebilen bir güç” olarak dikkat çekmektedir ve “Bütün kültürlerin ve dışavurumlarının kültürel demokrasi dünyasında eşdeğer olduğunu kabul etmek bir temel gerekliliktir”. (1997  ICOM’un Müzeler ve Kültürel Çeşitlilik üzerine Politika Bildirgesi)

ICOM bu beyannamedeki oluşturduğu ilkeler, kültürel farkındalığın artması, azınlıkların ihtiyaçlarını ve kültürel çoğulculuk olarak en iyi adres olabilecek müze yönetimi çalışmalarının benimsenmesini yani katılımcı müzeolojiyi önerir.

UNESCO 2001’de yayınlandığı Beyannamede “barışın garantilenmesi için uluslarası kültürel diyalogun en iyi yol olduğu konusunu” dile getirir. (2001 Kültürel Çeşitlilik Evrensel Bildirgesi’)

• 2005 UNESCO Kültürel İfadelerin Çeşitliliğinin Korunması ve Geliştirilmesi Sözleşmesi

•2008 AK (Avrupa Konseyi) Kültürlerarası Diyalog Raporu

• 2009 UNESCO “Kültüre Katılımın Ölçülmesi” Raporu

Bu sözleşmeler, Ekim 2005’te kabul edilen Kültürel Çeşitliliğin İfadelerinin Korunması ve Teşvik Edilmesi Düzenlenmesinin ilerlemesine sebep olmuştur. Her iki girişimde de kültürel çeşitlilik “insanlığın ortak kültür mirası” olarak tanımlanmıştır ve 2005 Düzelemesinde bu sözleşmelerin bir demokrasi, tolerans, sosyal adalet ve karşılıklı saygıyı destekleyen bir istek olduğunu vurgulamıştır.

2005 Düzenlemesi kültürel ifadelerin tanınması ve benimsenmesinin gerekliliğini “yerel, ulus ve uluslararası seviyelerdeki güvenlik ve barış için zorunlu” olduğunu doğrular.

2005 yılında yapılan UNESCO Genel Konferansında, “Kültürel İfadelerin Çeşitliliğinin Korunması ve Geliştirilmesi Sözleşmesi” kabul edilmesinin ardından geçen on yıllık sürede taraf devletler, Kültür Politikalarında değişikliklere gitmiş, müzelerde ve kültür kurumlarında kültürel çeşitliliğin tanıması ve benimsemesi politikalarını izlemişlerdir.

Türkiye ise bu sözleşmeye taraf olmamakla birlikte, UNESCO Türkiye Millî Komisyonu bünyesinde kurmuş olduğu Kültürel İfadelerin Çeşitliliği İhtisas Komitesi kanalıyla izleme kararı almıştır.

Son on yılda çeşitlilik konusunda epey yol alınmasına ve pek çok kamu görevlisi ve yöneticisinin çeşitliliği toplumun bir zenginliği olarak tanımlamalarına karşın, siyasal ve yönetişim alanında çeşitlilik konusuna duyarlılık sınırlıdır. Söylem ile eylem arasında da önemli boşluklar bulunmaktadır.

Kamusal Alan ve Doğurgan Mekan

Habermas kamusal alanı “toplumun ortak yararını belirlemeye ve gerçekleştirmeye yönelik düşünce, söylem ve eylemlerin üretildiği ve geliştirildiği ortak toplumsal etkinlik alanı” olarak tanımlar.

Sergi ortamları ve müzeler, zamanla eleştirinin serpildiği, sanatla ilgili kuramların geliştiği ve Habermas’ın tanımladığı anlamda birer kamusal mekan halini alır. (Artun: 2008). Burada mekan fiziksel bir alandan ziyade bir iletişim ortamını tanımlamaktadır.

Mekan; çok boyutlu, homojen olmayan, belki süreksiz, hayli kişiselleştirilmiş ve değişik toplumsal faaliyet bağlamlarında değişik yönlerde anlamlar taşıyabilmektedir. (Harvey: 2009)

Doğurgan Mekan 

Mekan varoluşsal olarak doğurgan kabul edilmektedir. Doğurgan mekan ilk bakışta sıradan, basit yumuşatılmış bir kavram olarak eleştirilebilir ancak bunun için doğanın ve var olmanın temel, ana olan unsuruna üretme, doğurma (dünyaya getirme), çoğalma gibi unsurlarına bakmak gerekir.

Çalışma kapsamında doğurgan mekanlar, genel olarak kent kültürünün cereyan ettiği/hayat bulduğu mekanlar olarak ele alınmaktadırlar ve kültürel etkileşimin gerçekleştiği ya da kültürel etkileşime açık mekanlar olarak doğurganlık kanallarına açılırlar:

Gündelik yaşamın ritmini bulduğu yerler doğurgandır. Gündelik yaşamda kentin kültürel ortamını, sanatsal çeşitliğini zenginleştiren fikirlerin oluştuğu ve günlük yaşamın bir parçası olarak boş zaman aktivitelerinin gerçekleştiği mekanlar:

1Açık alanlar olarak: Meydanlar, yenilenme alanları (parklar), pazar yerleri, duraklar, sokaklar, mahalleler, eski kent dokuları, önemli manzara/bakı noktaları.

2Kapalı alanlar olarak: Tiyatrolar, müzeler, sanat galerileri, sanatçı atölyeleri, eski kentler, kahvehaneler, “filancanın” sahaf dükkanı vs..

Doğurgan mekan aynı zamanda kentte yönelen tehditlerin savuşturulmasında bir direnç noktasıdır. Toplumsal farkındalığın ve iradenin örgütlenmesi için “toplumsal refleks” olarak tanımlanabilecek savunma (yaşama, kent hakkı), direniş göstermek gibi eylem pratiklerini içeren bir direnci tesis eder.

Bu refleks, toplumu oluşturan grupların yarattığı kıvılcımlardır. Toplum yeniden sentezlenirken bu yeni birlikteliği oluşturan tüm grupların (yeşiller, azınlıklar, feministler, eşcinseller vb) ortak akılla hareket etmeleri gerekmektedir.

Harvey’in “doğurgan mekan” teorisini göz önüne aldığımızda, müzelerin bir kamusal alan olarak kültürel çeşitliliğin mekanı olarak aktif rol oynamasının önemi çok büyüktür.

Müzeler ve Kültürel Çeşitlilik

Giderek çok-kültürlü hale gelen toplumlarda barış kültürünün yerleşebilmesi için farklı grupların kültürel yaşamlarını sürdürebilmesi, bu kültürel farklılıkların korunması ve yeniden üretilebilmesi için yeni imkanlar yaratılması gerekmektedir.

Kültürün paylaşıldığı merkezler olarak müzeler, bu grupların kültürel değerlerini koruyabilecekleri, kendi kimliklerini sorgulayabilecekleri, yaşadıkları kültür ile bağ kurabilecekleri ve yeniden kültür üretebilecekleri kamusal alanlar olarak sorumluluk sahibi kuruluşlardır.

Özellikle 2014 CECA (Uluslararası Eğitim ve Kültürel Faaliyet Komitesi) toplantısının çıktıları dikkate alındığında, bu görüşü destekleyici bir öneri ortaya konulmuş ve kültürel çeşitlilik konusunda okullar, müzeler ve kreşlerin rolünü önemine vurgu yapılmıştır.

Müzelerin kendilerini birer etkinlik merkezi haline getirmeleri demek, aslında kendilerini teşhir ve temsil ettikleri kültürel değerleri diyalog ve katılımcılık (içerme) üzerinden yeniden konumlandırmaları anlamına gelmektedir. ‘Post-müze, içinde yer aldığı toplulukla bağ kurmaya çalışan ve kültürlerarası diyaloğu teşvik eden müzeler olarak ifade edilir.’ Eilean Hooper-Greenhill

Post-müze, kendi gündemini, stratejisini ve karar verme süreçlerini oluşturur. Kitlelere bilgi aktarmak yerine, müzenin söylemine aktif olarak katılan çeşitli grupları cesaretlendirmek için dinler ve yanıt verir. (Onur: 2014)

Artun, A., “İmkansız Müze”, Doxa, 6, Temmuz 2008.

Hazır, M., “Amerikan Çokkültürlülüğü ve Meluncan Kimliği”, Sakarya Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Sosyoloji Anabilim Dalı,  Dumlupınar Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi, Sosyoloji Bölümü. Doktora tezi ( Yrd. Doç. Dr. Mesut Hazır)

Council of Europe, The Intercultural cities programme (ICC),  http://www.coe.int/en/web/interculturalcities/home, Haziran, 2016

Crooke, E, Museum and Comminity, ideas, issues and challenges, Routledge, London and NY, 2007

Harvey, D., “Sosyal Adalet ve Şehir”, Metis Yayınları, İstanbul, 27-33 (2009).

Kaya, Ayhan (2010). “Constructing Communities in Turkish Diaspora: A Quest for Politics,” in Marlies Casier and Joost Jongerden (eds.), Nationalisms and Politics in Turkey: Political Islam, Kemalism and the Kurdish Issue. London: Routledge: 165-181.

Kaygusuz, Özlem, İçduygu, Ahmet (2004), “The Politics of Citizenship through Drawing Borders: The Construction of National Citizenship Identity in Turkey”, Middle Eastern Studies, Vol.40, No: 6, November, 2004, s.26-50.

Map in İD (Museums as places for intercultural dialogue), http://www.intercultural-europe.org/site/database/project/map-id-museums-places-intercultural-dialogue, Haziran, 2016

Oktar İ.C.,Müzeler ve Kültürel Çeşitlilik: İtalya’dan Bir Vaka İncelemesi, İstanbul,2015

Onur, B., Yeni Müzebilim: Demokratik Toplumu Yaratmak . (Ş. Ç. Tabakçı, Dü.) İstanbul : İmge Kitabevi, 2014

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir